Dinlemek Konuşmaktan Neden Daha Zordur?
Zihin konuşmadan hızlı çalışır ve boşluğu kendi cevabımızla doldururuz. Etkin dinlemenin önündeki engelleri ve pratik çözümlerini ele aldık.
Mertan Özbay Güncelleme: 6 dk okuma
Konuşmak öğretilir, dinlemek öğretilmez. Okul yıllarından itibaren kendimizi ifade etmemiz, düşüncemizi savunmamız, sunum yapmamız beklenir. Buna karşılık karşımızdakini gerçekten anlamanın nasıl bir beceri olduğu, hangi adımlardan oluştuğu neredeyse hiç konuşulmaz. Sonuçta çoğumuz iyi konuşan ama vasat dinleyen yetişkinler oluruz.
Oysa ilişkilerde yaşanan pek çok kırılmanın kaynağı, söylenen sözlerden çok duyulmayan sözlerdir. İnsanlar çoğu zaman haklı çıkarılmayı değil, anlaşıldığını hissetmeyi ister. Dinlemenin zor olmasının sebebi ise ilgisizlik değildir; zihnimizin çalışma biçimi dinlemeyi doğal olarak sekteye uğratır. Bu yazıda dinlemenin neden bu kadar zor olduğuna ve nasıl geliştirilebileceğine bakacağız.
Zihin Konuşmadan Hızlı Çalışır
Dinlemeyi zorlaştıran ilk yapısal sebep hız farkıdır. İnsan konuşmasının temposu, zihnin düşünme hızının epey altındadır. Karşımızdaki konuşurken zihnimizde boş bir kapasite kalır ve bu boşluk kendiliğinden doldurulur. Doldurma işini yapan da genellikle bizim kendi düşüncelerimizdir.
Bu yüzden bir sohbetin ortasında kendimizi akşam ne pişireceğimizi düşünürken buluruz. Ya da daha yaygın olanı: karşımızdaki henüz cümlesini bitirmemişken biz cevabımızı kurmaya başlarız. O andan itibaren dinlemeyi bırakmış, sıramızı beklemeye geçmiş oluruz.
Bunu fark etmek başlı başına bir kazanımdır. Zihnin boş kapasitesini kendi cevabımızı hazırlamak yerine, söylenenin ayrıntılarını izlemek için kullanmak mümkündür. Karşımızdakinin ses tonundaki değişimi, tereddüt ettiği yerleri, hızlı geçtiği konuları takip etmek tam da bu boşluğu doldurmanın verimli yoludur.
Bir başka yöntem, dinlerken zihinsel bir özet tutmaktır. Anlatılanı içinizden kısa cümlelerle toparlamak, dikkatin kaçmasını engeller ve konuşma bittiğinde elinizde gerçek bir tablo bırakır. Bu, cevap hazırlamaktan farklıdır; cevap kurmak konuşmayı kendinize çevirirken özet tutmak karşı tarafta kalmanızı sağlar. Alışkanlık haline geldiğinde, uzun anlatıları çok daha az çabayla takip ettiğinizi fark edersiniz.
Çözme Refleksi Dinlemeyi Keser
İkinci büyük engel, iyi niyetli bir refleksten doğar: yardım etme isteği. Biri bir sıkıntıyı anlatmaya başladığında pek çok kişi otomatik olarak çözüm üretme moduna geçer. Anlatının üçte birinde öneri hazırdır ve genellikle cümle bitmeden dile getirilir.
Sorun, çoğu insanın anlatmaya başladığında çözüm aramıyor olmasıdır. Anlatan kişi çoğu zaman yaşadığını düzenlemeye, adını koymaya, bir başkasının zihninde yankısını görmeye çalışır. Hazır bir çözümle karşılaşınca da konuşma aniden biter; çünkü mesele halledilmiş gibi görünür ama duygu hâlâ ortadadır.
Bunun basit bir çaresi vardır: çözüm sunmadan önce sormak. "Bunu konuşmak mı istiyorsun, yoksa birlikte bir yol mu arayalım?" gibi kısa bir soru, konuşmanın yönünü karşıdakine bırakır. Böylece yardım gerçekten ihtiyaç duyulan biçimde verilir.
Anlamak ile Katılmak Aynı Şey Değildir
Pek çok kişi dikkatli dinlemekten kaçınır, çünkü dinlemeyi onaylamakla karıştırır. Karşı tarafın anlattığını sabırla takip etmenin, onun görüşünü kabul etmek anlamına geleceğini düşünür. Bu yüzden daha ilk cümlelerde savunmaya geçer ve itiraz noktalarını sıralamaya başlar.
Oysa anlamak ile katılmak birbirinden bağımsızdır. Bir kişinin neden öyle düşündüğünü kavramak, o düşünceyi paylaşmayı gerektirmez. Hatta tam tersi geçerlidir: bir görüşe karşı çıkmanın en sağlam yolu, önce o görüşü sahibinden daha iyi anlamaktır.
Bu ayrımı içselleştirmek tartışmaları çok değiştirir. Karşı taraf anlaşıldığını hissettiğinde savunma refleksi düşer, konuşma sertlikten çıkar. Anlaşmazlık ortadan kalkmaz ama üzerinde konuşulabilir hale gelir.
Pratikte bunu gösteren basit bir cümle vardır: "Seni doğru anladıysam şunu söylüyorsun." Bu cümle onay anlamına gelmez, yalnızca anlaşıldığını teyit eder. Karşı taraf düzeltme yaparsa konuşma daha net bir zemine oturur; onaylarsa artık aynı şeyden bahsettiğinizden emin olursunuz. Pek çok tartışmanın aslında farklı şeylerden bahseden iki kişi arasında geçtiği, ancak böyle bir teyitle ortaya çıkar.
Sessizliğe Tahammül Etmeyi Öğrenmek
Konuşmanın ortasında oluşan birkaç saniyelik boşluk, pek çok kişide rahatsızlık yaratır. Bu boşluğu hemen doldurmak isteriz; bir soru sorarız, bir yorum yaparız, konuyu değiştiririz. Ne var ki o sessizlik çoğu zaman boş değildir.
İnsanlar zor şeyleri anlatırken duraklar. Cümleyi nasıl kuracağını düşünür, söyleyip söylememekte tereddüt eder. Tam o anda araya girmek, henüz doğmamış bir cümleyi öldürmek anlamına gelir. Birkaç saniye beklemek, konuşmanın en önemli kısmının gelmesine izin verir.
Sessizliğe tahammül, öğrenilebilir bir beceridir. Karşımızdaki durduğunda içimizden ikiye kadar saymak gibi basit bir alışkanlık bile, konuşmanın derinliğini belirgin biçimde artırır.
Bu bekleme, telefonla yapılan konuşmalarda daha da önemlidir. Yüz ifadesi görülmediği için duraklamalar daha uzun ve daha rahatsız edici hissedilir, bu yüzden araya girme eğilimi artar. Oysa karşı taraf çoğu zaman düşünmektedir. Birkaç saniyelik sessizliğe izin vermek, telefon görüşmelerinin en sık atlanan ama en etkili inceliğidir.
Doğru Soru, Dinlemenin Kanıtıdır
Dinlediğini göstermenin en güçlü yolu, başını sallamak ya da "anlıyorum" demek değildir. En güçlü kanıt, ancak dikkatle dinleyen birinin sorabileceği bir sorudur. Böyle bir soru, anlatının ayrıntılarına dayanır ve konuşmayı ileri taşır.
Açık uçlu sorular bu iş için en uygunudur. "Peki sonra ne oldu?" ya da "Bu sana ne hissettirdi?" gibi sorular, karşı tarafa alan açar. Buna karşılık evet ya da hayırla cevaplanan sorular anlatıyı sonlandırır.
- Anlatılanın bir ayrıntısına dayanan soru sorun, genel geçer sorulardan kaçının.
- Duyduğunuzu kendi cümlelerinizle özetleyip doğrulatın.
- Neden diye sormak yerine nasıl ve ne zaman diye sorun; neden sorusu savunmaya itebilir.
- Konuyu kendi benzer deneyiminize çevirmek yerine karşı tarafta tutun.
Son madde özellikle önemlidir. "Benim de başıma gelmişti" diye başlayan cümleler empati kurma niyetiyle söylenir ama çoğu zaman sahneyi devralır. Anlatan kişi bir anda dinleyici konumuna düşer.
Dikkati Bölen Görünmez Faktörler
Dinlemeyi bozan şeylerin hepsi zihinsel değildir. Ortamdaki gürültü, elimizdeki bir cihaz, aramızdaki mesafe ya da göz teması kurmayı zorlaştıran bir oturma düzeni de etkilidir. Bir konuşma sırasında ekranına bakan kişi, ne kadar dikkatli olursa olsun karşısındakine kesintili bir ilgi sunar.
Konuşmanın zamanlaması da belirleyicidir. Yorgunken, acele ederken ya da başka bir işe odaklanmışken yapılan konuşmalar çoğu zaman verimsizdir. Böyle anlarda dürüst davranıp konuşmayı ertelemek, yarım kulakla dinlemekten çok daha saygılıdır.
Fiziksel hazırlık küçük ama etkilidir. Cihazı yüzükoyun bırakmak, televizyonun sesini kısmak, oturma düzenini karşılıklı hale getirmek gibi ayrıntılar konuşmanın kalitesini gözle görülür biçimde değiştirir.
Beden Dili Dinlemenin Yarısıdır
Dinlemek yalnızca kulakla yapılan bir iş değildir. Karşımızdaki kişi, anlattıklarının nasıl karşılandığını büyük ölçüde bizim duruşumuzdan, yüz ifademizden ve tepki hızımızdan okur. Sözlü olarak hiçbir şey söylemeden de dinlemediğinizi belli edebilirsiniz.
En sık yapılan hatalardan biri, sabırsızlığın bedene yansımasıdır. Ayağın sallanması, elin masaya vurması, saate göz atmak ya da bedenin kapıya doğru dönmesi anlatan kişiye açık bir mesaj verir: acele et. Bu mesaj alındığında anlatı kısalır ve yüzeyselleşir.
Buna karşılık bedenin hafifçe öne eğilmesi, göz temasının doğal aralıklarla sürdürülmesi ve yüz ifadesinin anlatılanla uyumlu değişmesi güçlü bir dinleme işaretidir. Bunlar zorlama olduğunda ters teper; asıl mesele ilgiyi taklit etmek değil, gerçekten kurulan ilgiyi bedenin engellememesidir.
Bir başka ayrıntı tepki hızıdır. Karşı taraf cümlesini bitirir bitirmez saniyesinde başlayan bir cevap, hazır beklendiği izlenimi verir. Yarım saniyelik doğal bir duraklama bile, söylenenin işlendiğini hissettirir ve konuşmanın tonunu değiştirir.
Dinlemenin Uzun Vadeli Karşılığı
İyi dinlenen insanlar daha çok anlatır. Daha çok anlatıldıkça yanlış anlamalar azalır, ilişkideki güven artar. Bu döngü zamanla kendini besler ve ilişkinin genel tonunu değiştirir.
Tersi de doğrudur. Sürekli sözü kesilen, anlattığı hemen çözüme bağlanan ya da yarım kulakla dinlendiğini hisseden kişi zamanla anlatmaktan vazgeçer. Sessizlik uyumla karıştırılır, oysa altında birikmiş bir mesafe vardır.
Dinleme becerisi bir gecede kazanılmaz, ama fark ettiğiniz andan itibaren gelişmeye başlar. Tek bir konuşmada bile sözü kesmemeye, cevabı hazırlamamaya ve çözüm sunmadan önce sormaya çalışmak, farkı hemen hissettirir.
Konuşmak kendimizi göstermenin yoludur; dinlemek ise karşımızdakine yer açmanın. İlişkilerin ayakta kalmasını sağlayan da genellikle ikincisidir. Bir sonraki sohbetinizde sadece bir şeyi deneyin: cümlenin bitmesini bekleyin ve cevap vermeden önce bir soru sorun. Bu küçük değişikliğin konuşmanın tamamını nasıl dönüştürdüğünü görmek şaşırtıcıdır.